Kârı Realize Zamanı: İtalya

Politik ve ekonomik olarak kötü günler geçiren İtalyan yetkililerin ricalarını kıramadık (!) ve tatile İtalya’ya gittik.

Yılın ilk yarısında para basıp duran Para Takipçisi kendine biraz izin verdi ve kârını realize etmek için İtalya semalarında uçtu.

 

İtalya’dan izlenimlerimizi sizler için yazdık.

 

Nüfusu 62 milyon, yüz ölçümü Türkiye’nin yaklaşık yarısı, milli geliri ise 4 katımız bir Akdeniz ülkesi. Ekonomik sıkıntılardan dolayı hükümet bir türlü dikiş tutturamıyor, gittiğimizin ertesi günü başbakan istifa etti mesela. Başkent Roma, 20 bölgeden oluşan bir siyasi yapı var ülkede. Aşırı sağ ve popülistler revaçta. Ülkeye girdiğimizde 1 euro=6,40 TL idi. 

 

Bizdeki doğu-batı gibi bir kuzey-güneyde farklı kültürler var. Kuzey sanayileşmiş ve modern, Etrüks kökenlerini sahipleniyor; güney ise çiftçi, tembel, kaba saba ve Grek. Bu görüşlerin gözlemlerime değil anlatılanlara dayandığını belirtmek isterim.

 

Tarihi Roma İmparatorluğu’na dayanıyor, dolayısıyla dünya siyasi hayatına damga vurmuş ülkelerden biri. Ülkenin ulaşım imkânları çok gelişmiş, tünel kazmada Avrupa lideri, malum dağlar kıyıya paralel.

 

İnsanı biraz Türk insanına benziyor; rahat, kurallarla arası pek yok.

 

Her yer yeşil, abartmıyorum. Bu gözler 6 Avrupa ülkesi gördü ama bu ülkedeki yeşillik insan eliyle yapılmış değil bir Fransa gibi. Doğanın ortasına şehirler kurulmuş ama fazladan bir dal kesilmemiş. Evler dağ eteklerine kurulmuş ama mahalle oluşturmaya çalışmamışlar. Portofino gibi lüks bir tatil semtinde bile tepelerde tek tük villalar, etraflarından ağaçlar fışkırıyor.

Başlayalım.

 

23 Ağustos 2019 Cuma günü Jolly Tur kafilesi ile Pisa Havaalanına indik. Şu ünlü Pisa Kulesi’nin ve Galileo’nun ders verdiği Pisa Üniversitesi’nin olduğu yer. İlk göze çarpan şey inanılmaz nem. Sonradan kontrol ettiğimizde nemin yaz boyu yüzde 90’lar seviyesinde olduğunu gördük.

 

Yaklaşık 1 saat yağmurda araç bekledikten sonra kuzeye yöneldik. Son dönemin önde gelen turizm güzergâhlarından San Margarita ve Portofino’ya gittik. Türkiye’de belediye otobüslerini yoğun bulanlar bir de bu hattı denesin, tek şerit ve bir otobüsün ancak sığdığı bir yolu vardı. Özellikle Portofino, Avrupa elitinin tatil merkezi olmuş. Son derece kötü bir hava vardı, ayrılmaya yakın fırtına patladı ve sahiller bir anda boşaldı. Ama çok güzel resimler çektik, lüks yatlar dolu limanı sanırım hiçbirimiz unutamayacak.

Portofino Limanı, hava bozuk

İlk akşam Milano’da konakladık.

Ertesi sabah Milano Duomo Meydanı’nda başladı gezimiz. 18. yy.da inşa edilen ünlü alışveriş merkezini ve inşa ettiren, İtalya’nın Atatürk’ü denen 2. Vittorio Emanuele’den de bahsetmiş olalım. AVM’nin ortasındaki boğa figürüne tekrar gelmek ümidiyle biz de bastık ve döndük. Yaklaşık 3 saat Milona’da kaldık. Meydanda çok sayıda Senegalli gördük.

 

Daha sonra Sirmiyone’ye hareket ettik. Çok sıcak ve fiyatların yüksek olduğu bir başka turizm beldesiydi. Sıcaklık İtalya için bu dönemde her ne kadar şaşılacak bir durum olmasa da Fethiye’den sonra bile bir hayli rahatsız olduğumuzu belirtmek isterim. Müstakil evler, begonyaların sardığı evler, ünlü kalesi ve dondurma dükkanları gezi güzergâhımızdaki birkaç yerdi.

 

Buradan Verona’ya geçtik. Gezinin en akılda kalıcı yerlerinden biriydi Verona. Romeo ve Jüliet’in hikâyesinin geçtiği yer olması, ahtapotlu makarnası, meydanındaki Jandarma heykeli, eskiden kolezyum olan fakat harabeye dönmek üzereyken konser alanına dönüştürülen yapı akılda kalan birkaç yer. İnsanların akşam yemeklerini yiyip şık kıyafetleriyle konsere gidişleri hâlâ aklımızda.

Ahtapotlu makarna demişken yemeklerden de bahsedelim. Öncelikle İspanya’da çok da fark etmediğimiz bir durumu net olarak gözlemledik İtalya’da; insanlar hafif sabah kahvaltısı, geçiştirmelik bir öğle yemeği ve iyi bir akşam yemeği yiyorlar. İyiden kasıt hem uzun hem de ayrıntılı olması. Öyle ki öğle arası ekmek arası domuz pastırması (panini) ya da bir dilim margarita pizza yiyen bir İtalyan akşam güzelce giyiniyor ve saat 7’den önce restorana gitmiyor. Gittiğinde ise önce içkisi ve atıştırmalığı, sonra çorba ve ana yemeği, en son da tatlı ve kahvesini ya da içkisini yudumluyor. Yemek bitse de gece bitmiyor, oturup 3 saate yakın sohbet ediliyor, zaman geçiriliyor. Yemek bir sosyal faaliyet. Bu durum gittiğimiz her yerde böyleydi. Bu saatten önce yemek yerlerinde gördüklerimiz bizim gibi turistlerdi yalnızca. Yemek öncesi içki öyle kanıksanmış ki söz gelimi lazanya ile kola içmek istediğinizde garson hemen içeri gidip kolanızı getirip önünüze koyuyor, hem de “drink with the meal” demenize rağmen…

 

İki kişi içki de aldığınızı düşünürsek iyi bir yemek 35-40 euro tutuyor. Atıştırmalıklar kişi başı 4-5, bazen 6 euro. Gördüğüm en pahalı yemekler steak’lerdi. 20 eurodan başlayıp 25 euroya kadar çıkıyor. Sofistike deniz ürünleri 15-17 euro ve çok lezzetli. Lokantalarda içecekler 3 euro, su dışarıda 1 euro, marketlerde 0,50 sent. Bu fiyatlar kıyafet kuralı olan ya da 1.sınıf yerler için geçerli değil tabii, orada fiyatlar iki kişi 200 euroya kadar çıkabiliyor.

 

Restoranlar 3’e ayrılıyor. Pizzeria denen pizza ve hamur işi atıştırmalıklar yapan, ayak üstü bir şeyler atıştırabileceğiniz yerler. Laf olsun diye ayak üstü demiyorum, sandalyenin icadından haberleri yok, sadece masalar var. Trattoria denen, restoran ile pizzeria arası yerler, her saat her türlü içki ve yemek var, garson hizmeti de olabiliyor. Son olarak restoranlar, garson olan genelde akşam açılan tam donanımlı yerler. Bu restoranlarda kişi başı 2-3 euro servis ücreti alınıyor.

 

Bunun dışında 2007’den beri İtalya adına gönderme yapan Eataly denen yerler var. Bunlar süper market olmakla birlikte her türlü aperatif ve sıcak yemek ile alkol satışı yapan yerler. Alışveriş poşetlerini bırakıp tabağınıza karidesinizi salatanızı koyup bir de beyaz şarap alıp yemeğinizi yiyebiliyorsunuz. Denedik, çok başarılıydı.

Eatly tarzı bir markette alınan yemek örneği

İki ünlü içkileri var: Brosekko ve Aporal spritz. İkisi de votka ve likör içeren kokteyller, kokteyllerle aram olmadığından denedim ama çok beğenmedim. Yine de çok ferahlatıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Bunun dışında yöresel ve craft biraları güzel.

 

Ama içki alanında en önemli atılımı şarap konusunda yapmış İtalya. 5-10 sene öncesine kadar şarap denince akla Fransa gelirken şu an İtalya arayı açmaya başlamış. Bilhassa Toskana bölgesine bağlı Ciantti (Kianti) yöresinin aynı isme sahip şarapları çok iddialı. Fiyatları ise Fransız şaraplarına göre çok uygun. Şişenin boğaz kısmında horoz simgesinden tanıyabileceğiniz bu şarapların 2018 mahsulüne ait bir şişesini 20-25 euroya alabilirsiniz.

1.sınıf olmasa da yöresel 3 şişe şarap gayet uygun fiyata

Yemek bahsini burada kapatıp gezimize devam edelim.

 

Ertesi gün Venedik’e hareket ettik. Önce otobüsle limana oradan da feribotla 113 adacıktan oluşan ve bu adacıkların 300 köprüyle bağlandığı Venedik’in merkez adası diyebileceğimiz meydanına geldik. San Marco Meydanı ve 12 Havari Kilisesi son derece görkemliydi. Dönemin kralı tarafından İstanbul’daki içine Fatih Sultan Mehmet’in de gömüldüğü ve sonradan camiye çevrilen 12 Havari Kilisesi örnek alınarak yapılan bu katedral adanın en dikkat çeken yapısı. Gelgitin güçlü olduğu dönemlerde hayatın zorlaştığı ve turistlere sıkı kurallar getirildiğini belirtmeden geçmeyelim, başımızda bir şey gelmediyse de sürekli görevliler tarafında uyarılan turist grupları gördük.

12 Havari Kilisesi ve San Marko meydanı

Bu adanın Orta Çağ boyunca vebadan çok çektiğini ve doktorların burnu uzun maskelerini vebalılara yaklaşmamak için taktıklarını, bu durumun sonradan maskeli balolara ilham verdiğini de belirtelim. Yine karantina kelimesi de ilk olarak burada vebalı gemilere karşı bir tedbir olarak uygulanmış, zira karantinanın İtalyanca anlamı 40 gün, yani karantina süresi. Bir diğer önemli nokta tarihî zampara Kazanova’nın memleketi olması ve Venedik’in ünlü hapishanesinden çıkabilen tek mahkûmun Kazanova olması. 

 

İtalya’nın kuruluş efsanesine de bu arada değinelim. Truva Savaşı’nda Agamemnon’a yenilen Truvalıların önemli bir unsuru Etrüksler imiş. (Truva antik kentinin yerini herkesin gittiği yerin tersine giderek bulan Alman silah tüccarı ve tarihsever Henrih Şilman ve oğlu Agamemnon Şilman ayrıca araştırılabilir) Bu yenilgiden sonra yeni bir memleket arayışına giriyorlar ve Avrupa’ya göç ediyorlar.

 

Devlet geleneğine sahip olduklarından Romalılarla birlikte İtalya bölgesinde süratle hâkimiyet kuruyorlar. Öyle ki Roma’nın ilk 6 kralının 3’ü Etrüks ve senatoda Etrüks çoğunluğu var. Fakat 6 kralın tek adam yönetiminden sonra bunalan yönetici elit bu dönemden sonra senatonun gücünü arttırıyor ve kral kelimesi hakaretle bir tutuluyor. Cumhuriyet kuruluyor. Bu durum ileride özel ve savaş durumlarında yetkinin tek elde tutulmasına cevaz veren bir uygulama ile (Yetkiler bakımından  Başkumandanlık Kanunu ve Tekalifi Milliye’ye çok benzer şekilde) Sezar’ın ortaya çıkmasını, diktotarya unvanı almasını ve yine aynı yönetici elit tarafından katledilmesine de sebep oluyor. Daha sonra yeğeni Oktavyus yani Ağustos ayına adını veren Agustus ilk imparator olarak tarih sahnesine çıkıyor. Kilisenin etkisini dizginlemek ve Sezar’la  aynı kaderi paylaşmamak için imparatorlar, özellikle Kostantin,  konsüller düzenleyerek (toplam 9 konsül) dini devlete göre şekillendiriyor ve bir anlamda bünyesine katıyor.

 

M.S. 4. yy.da ise düşüş devri başlıyor, zayıflıklarını fırsat bilen kuzeyden gelen Vandalların saldırıları ile ikiye ayrılan imparatorluktan Batı Roma 5.yy.da yıkılıyor, Doğu Roma yani Bizans ise 1453’te. Bizans ismi 18. yy.da bulunmuş bir isim.

 

Roma İmparatorluğu’nun Anadolu ile de bir münasebeti var. M.Ö. 8. yy.da kurulan imparatorluk M.Ö. 133’de bugünkü Bergama’dan Anadolu’ya giriyor.

Bazı otellere ulaşmak için tek seçenek gondollar

Mimaride kemer kullanımı Roma mimarisinin imzası olarak görülüyor.

 

Venedik’ten sonra dünyanın en küçük ülkesine San Marino’ya geçtik. İtalya sınırları içinde ilk Hristiyanlara tanıdıkları kolaylıklar sebebiyle Vatikan tarafından desteklenen ve özerk kalmasına göz yumulan bu ülkecik 90’lı yıllarda Avrupa’nın Kıbrısı olmuş. Şu an ise benzer şekilde vergi cenneti, lüks tüketim malzemeleri bariz ucuzdu. Çizgi roman festivaline denk gelmemiz çok hoş bir sürpriz oldu. Ailecek anime karakterlerine bürünen yüzlerce insan ellerinde içecekleri, yüzlerinde kocaman  gülümsemeler ile bizleri karşıladılar. Turun en güzel günlerinden biriydi. Titan Dağı üstüne kurulu ülke merkezi konumu itibarıyla serin ve ferah. Havası çok güzel.

Amber, bizde bilinen adıyla kehribar fiyatları çok yüksek, yer San Marino

Ertesi sabah Etrükslerin uzun süre başkentliğini yapmış Perucya’ya gidiyor ve sabah erken saatte şehir meydanı ile güzel bahçelerin tadını çıkarıyoruz. Çikolataları ile ünlü bir bölge. Aynı gün Vatikan ziyaretini gerçekleştiriyor ardından Roma’da parça parça edilmiş kolezyum ve asıl adı Üç yol ağzı olan ama ülkemizde her nedense Âşıklar Çeşmesi olarak bilinen yapıyı ziyaret ediyor, akşam Roma sokaklarında turluyoruz. İspanyol merdivenleri ziyaret edilen bir başka bölge. 2. Cüseppe’nin mezarı bir diğer önemli ziyaret noktamızdı.

Panteon, Roma (2.Cüseppe’nin mezarı)
Âşıklar Çeşmesi Meydanı

GüneyePompei ve Napoli’ye devam ediyoruz. M.S. 79’da patlayan 1300 metre rakımlı Vezüv Yanardağı’nın yok ettiği şehri ve piroplastik akıntı ile yataklarından dahi kalkamadan ölen insanları gördük. Bu akıntının hızı saatte 80 km/s’i bulabiliyormuş, sanılanın aksine insanları eriten bir lav yok, bu akıntı üstlerini yakarak kapatmış, sonradan tespit edilen garip şekiller delinip bakılınca içine insana benzer şekiller görülüp bunların kazazedelerin cesetleri olduğu anlaşılıyor ve bu şekillerin içi alçı ile doldurulup bildiğimiz Pompei insan figürleri çıkıyor ortaya.

Hamur işleri çok kaliteli ve ucuz, ancak herkes fit
Ünlü deniz mahsulleri makarnası, 17 euro

Sokaklarda at arabalarının geçişleri için yollar, su taşkınları için kanallar ve yayalar için basamaklar unutulmamış tam 2 bin yıl önce. Hava güneyde çok sıcak olmasına rağmen Vezüv’den iki saat boyunca gelen serin esinti hepimizin imdadına yetişti.

Ardından Napoli’ye giderek sahilde biraz yürüyüş yaptık ve uzun bir arayıştan sonra güzel bir yemek yedik zira mekanların çoğu akşam açılıyormuş. Likörlü bir içki olan ve yemekten sonra mideyi rahatlatmak için içilen limonçello bölgenin içkisi.

 

Ertesi gün Rönesans’ın başkenti Floransa’ya hareket ettik. Orta Çağ denince yobazlık, gericilik, din hakimiyeti akla gelen ilk şeyler. Ancak bundan çok daha derin ve ağır şeyler yaşanmış. Öğrendikçe insan hayretler içinde kalıyor çünkü üzerinden beş yüz yıl geçmesine rağmen bizler hâlâ nasıl oluyor da Orta çağ sorunları ile boğuşmaya devam ediyoruz diye düşünüyorsunuz.

 

İnsanların üzerinde çalıştıkları toprakla birlikte düklere satıldıkları ve serf sınıfını oluşturdukları bir çağdan bahsediyoruz. Sanatın dahi Kilise yani din kontrolünde olduğu, dikte edilen bir sanat eseri haricinde bir eser üretilemediğini düşünün. Türlü mezheplerin ve hiziplerin çıktığını, kendinden olmayana yaşama şansı tanınmadığı, türlü sapıklıkların din kisvesi altında yaşandığı, kralların kilise ve papayla güç mücadelesi arasında kalan halkın tutunacak dal aradığı 400 yıl düşünün. Ve başkaldırmak amacıyla olmasa dahi Kilise’nin istediği dışında en ufak beyanı olan birinin sorgucular tarafından türlü işkencelere maruz kalıp yakıldığını, hatta bu insanların “Yakılma çabuk ve hızlı bir ölümdür, cüzamlıların yanına verelim, mikrop kapıp onlarla yaşasınlar.” diye şeytani yaratıcılık örneklerinin sergilendiği bir çağ düşünün.

 

“Güneş,  Dünya’nın etrafında değil; Dünya Güneş’in etrafında dönüyor.” dediği için yakılmaktan son anda kurtulan Pisa Üniversitesi’nde görevli Galile’yi düşünün. Gerçeği beş yüz yıl önce keşfediyorsunuz ama Kilise beğenmediği için yakılmanız talep ediliyor. İlerici ve pragmatist Mediçi hanedanının desteklediği papalardan birine denk geldiği için yakılma cezasından vazgeçiliyor ama eserlerine el konuyor, sürgün ediliyor.

Vatikan’da merkez bölge ve katedral

Ve bu karanlık dönem, Floransa’da başlayan kıvılcımların bilim yangınına dönüşmesi sonucu aydınlanıyor, birey ve sanat hak ettiği değeri görmeye başlıyor. Örnek aldıkları ve tekrar öğrenmeye çalıştıkları bilgiler ise kendilerinden 1000 yıl önceye ait, Roma devrinde keşfedilip Kilise’nin yasakladığı veya yaktığı eserlere ulaşmaya, bilgi birikimine tekrar kavuşmaya çalışıyor insanlık. Güzel bir bina yapana 15 yıl vergi muafiyeti sağlıyor Floransa Belediyesi. Yönetici sınıf,  bilim insanlarını ve sanatçıları koruyup kollamaya, kadavralar üzerinde araştırma yapmalarına izin vermeye başlıyor ve bugün bildiğimiz birçok bilimin temeli atılıyor.

 

Güneş insanlık üzerine yeniden doğuyor. Gezideki en etkili eserler sanırım Floransa’daydı. Özellikle ana meydandaki Mikelanjelo’nun Davut heykeli inanılmazdı. Peygamberin, Yunan tanrıları gibi resmedildiği bir heykel olması açısından türünün tek örneği. Mermerin bundan beş yüz yıl önce nasıl bu kadar mükemmel şekillendirilebildiği konusu ise Mikelanjelo’nun yeteneğinin en bariz kanıtı.

Davut heykeli (Tabii ki sahtesi)

Ardından sırayla San Cimilyano, Siena ve Luka bölgelerine gittik. Bu bölgelerin en dikkat çeken özellikleri beş yüz yıldır el değmeden korunmuş olmalarıydı. Surlar, binalar, evler… Düşünün ki insanlar beş yüz yıllık evleri modernize edip içinde yaşıyor, sabah kalkıp bisikletlerine atlayıp işe gidiyor, akşam inip yüzlerce yıllık restoranlarda yemek yiyip şaraplarını yudumluyorlar.

 

Luka’da yeşil alanlar ve bisiklete binen ya da koşu yapan çok sayıda insan dikkatimizi çekti. Motorlu araç görmedik desek yeridir. Herkes hayvanıyla koşuyor. İtalya genelinde çok sayıda köpek sahibi insan dikkatimizi çekti. Muhtemelen bakım kolaylığı ve ev büyüklükleri göz önüne alınmış ve küçük boy köpekler teveccüh görmüş.

 

Luka sakin bir kasaba, tabii modern. Bizde sakin köy yeri çoğu imkândan feragat etmeyi gerektirirken yurt dışındaki köyleri/kasabaları ayıran en önemli fark bu; şehrin tüm imkânları var ama insanlar uzak ve sessiz bir yerde olmayı seçtikleri için kırsalda yaşıyorlar. Ekonomik sorunlar ya da büyük şehir korkusu yüzünden değil. Luka’da akılda kalan önemli hadiselerden biri neredeyse tüm çantacılara girip gerçek deri olduğundan emin olamadığımızdan bir çanta alamamak olmuştur.

 

Küçük bir el çantası 25-30 eurodan başlayıp 250 euroya kadar çıkabiliyor. Nike ayakkabılar örneğin 150-250 euro arası değişiyor. Gittiğimiz bir outlette alışveriş yapmak istedik ama indirim kampanyası yapmış olan Sketchers dışındaki -kur farkından dolayı- ürünler ülkemizden uygun değil. İçkiler bile kur 2-3 TL iken cazip olsa da şu an hemen hemen yurt içi ile aynı seviyelerde.

 

Siena, Pisa ve Ravena İtalya’nın en köklü üniversiteleri.

Son durağımız Pisa bölgesiydi. Bölgeye girişte Türkiye’de çalıştıkları için “Her şey çok güzel oldu.” diyecek kadar gündeme, “Batan geminin malları bunlar.” diyecek kadar dilimize hâkim Senegalli satıcılar var. Bütün gezi boyunca hediyelik eşya alacaklar burayı beklesin, en ucuz malzemeler burada çünkü. Sonra da Venedik.

Pisa Kulesi aslında yandaki katedralin çan kulesi

Pisa bölgesinde büyük bir yeşil alan içinde yer alan Galile’nin 17.yy.da hocalık yaptığı Pisa Üniversitesinin bir bölümü ile 4,5 derece yatıklığı ile İtalya’nın simgelerinden Pisa Kulesi karşılıyor bizi. Eğim 90’ların başından itibaren artmaya başlayınca (7,5 dereceye kadar eğilmiş) ziyarete kapanan kule, 1999-2005 arası tadilata alınıyor ve temeli güçlendiriliyor. Tepesine çıkmanın ücreti 18 euro ve eğim şu an için sabit. (4,2-4,3 derece) Giriş ücreti belirttim çünkü hem çok insan çıkmasın diye pahalı hem de turda ücretli bir katedrale neredeyse hiç gitmedik ki bu turlarda ana faaliyet katedral turlarıdır.

 

Turun ardından yarım saat yolculuk ile Pisa Havaalanına (İçeride her yerde Toskana Airport yazıyordu) geçerek turu tamamladık.

 

Yorucu muydu, evet. Sıcak mıydı, çok. Pizzaya, domates salçasına, şaraba doyduk mu, evet.

 

Zaten kolay olsaydı güzel olmazdı, değil mi? Kesinlikle.

 

 

Fiyatları merak edenler için birkaç resim.

Görüşlerinizi bekliyoruz...